Türkiye bugün, akıl tutulmasıyla vicdan kararması arasında sıkışmış, garip bir çelişkiler silsilesi yaşıyor. Sokaklarda ruhsatsız silahlar kol geziyor, eğitim yuvaları olan okullarda çocuklarımız şiddet sarmalına kapılıp birbirine, öğretmenine namlu doğrultuyor. Ekonomik krizin ağırlığı altında ezilen halk, kirasını ödeyemez, tenceresini kaynatamaz hale gelmişken; ne hikmetse ülkenin "birinci beka sorunu" olarak sokaktaki dilsiz canlar işaret ediliyor.
Burada sormamız gereken asıl soru şudur: Bir toplum, nasıl olur da gerçek sorunlarını bir kenara bırakıp hıncını savunmasız bir canlıdan çıkaracak kadar "vicdan körlüğü" yaşar?

Sosyolojik Bir Cinnet: "Terminatör" Toplumun Doğuşu
Sosyolojik açıdan baktığımızda, karşımızdaki tablo bir "yer değiştirme" vakasıdır. Ekonomik, siyasi ve sosyal baskılar altında bunalan, adaletsizlik duygusuyla dolan kitleler; hesap soramadıkları asıl muhataplar yerine, kendilerine karşılık veremeyecek olan "en zayıf halkaya" saldırıyor. 2,5 yıldır sistematik olarak körüklenen bu nefret iklimi, toplumun bir kesimini adeta merhamet duygusu alınmış birer "terminatöre" dönüştürdü. Elinde sopasıyla, tüfeğiyle sokakta can avına çıkanlar, aslında kendi içlerindeki ezilmişliğin ve şiddet eğiliminin acısını bu masumlardan çıkarıyor. Vicdanını askıya alan bir toplum, insaniyetini de kaybetmiş demektir.
Hükümetin Kolaycılığı: "Kısırlaştır, Yaşat" Değil; "Topla, Yok Et"
Bu trajedinin en büyük sorumlusu ise kuşkusuz, çözüm üretmek yerine "yok etmeyi" bir yöntem olarak benimseyen yönetim anlayışıdır. Yıllardır bilimsel olarak kanıtlanmış olan "kısırlaştır-aşıla-yerinde yaşat" formülünü layıkıyla uygulamayan, bütçe ve lojistik yetersizliklerin arkasına sığınan hükümet, şimdi en kolay yolu seçiyor. Modern bir devletin görevi, birlikte yaşam kültürünü inşa etmek ve ekolojik dengeyi korumaktır; ancak görüyoruz ki "ölüm yasaları" ve topla ma kararlarıyla bir katliamın önü açılıyor ve iş çığrından çıkıyor.
Yok etmek, sorumluluktan kaçmanın en ilkel yoludur. Kısırlaştırma seferberliği başlatmak, barınakları birer hapishane değil de rehabilitasyon merkezi haline getirmek yerine; dilsiz canları barınak adı altındaki mezarlıklara hapsetmek, devlet ciddiyetiyle değil, "kolaycılık" refleksiyle açıklanabilir.

Allah’ın Emanetini Sorgulamadan Katletmek
Bizler, "yerdeki gökteki her canlının bir rızkı ve hakkı vardır" inancıyla yoğrulmuş bir medeniyetin miras çılarıyız. Maaşların bir ev kirasına yetmediği, adaletin topalladığı, suçun sıradanlaştığı bir ülkede; sanki tüm bu kötülüklerin müsebbibi sokaktaki köpekmiş gibi davranmak toplumsal bir akıl tutulması dır. Allah’ın verdiği o canı, bir "kararnameyle" veya bir "sopa darbesiyle" geri almayı hak gören zihniyet, hangi dini veya insani referansa dayanmaktadır?
Sonuç olarak; sokaklardaki canları yok ederek ne suç oranlarını düşürebilirsiniz ne de ekonomik krizleri bitirebilirsiniz. Sadece daha öfkeli, daha sevgisiz ve vicdanını tamamen yitirmiş bir toplum inşa edersiniz. Unutmayın, dilsiz dostlarımızın kanı üzerinde yükselen bir "düzen", ne huzur getirir ne de bereket. Henüz geç değilken bu katliam durdurulmalı; yok etmeyi değil, yaşatmayı seçen bir devlet ve toplum bilincine dönülmelidir.
Zira merhamet edilmeyene, merhamet olunmaz.

Bu katliamlar toplumun ruh sağlığını toptan bozdu. Onarılması mümkün değil, nefret ve sevgi yan yana yaşayamaz.

Mahşerde elbet bunun hesabı sorulacak. Allah’ın verdiği canı almak Allah’a mahsustur.
|