Son iki yıldır sokak canları bir katliamdan geçiyor.
Merkezi hükümet ve yerel yöneticiler sokaklarda yaşayan bütün canları toplayıp kodese soktu.
Barınağa aldı desek, bir nebze... Onlara yaşam hakkı tanınmıyor.
Yıllarca kısırlaştırma için harekete geçmeyen yetkililer, sayı artınca, çözümü öldürmekte buluyorlar. bBnu da övünerek söylüyorlar.
Bütün belediyelere yazılar gönderilerek, hayvan barınağı “Kurun’ diyorlar. samimi olmadıkları bir gerçek!
Yetkililerde günlerce, aylarca üzerinde kafa yoruyarlar. “Barınağı nere yapsak’” diye.
Gerçekten, kuş uçmaz, kervan geçmez, şehir yerleşkesinden siz deyin 10 km. ben diyeyim, 20 veya 30 km uzaklıkta...
İnsanlar gidip gelmesin, gerçekleri görmesin diye, şehirden çok uzak yerlere barınak yapıyorlar. Ağaç yok, tel örgülerle geçici pansuman yapıyorlar. Birbirlerini yeseler sorun değil.
Açlık, ve güvenlikte maalesef zaaf var.
Adana'nın yerel hafızasında önemli bir yer tutan Balcalı'dan Söğütlü'ye uzanan bu süreç, aslında sadece bir "taşınma" hikayesi değil; kentleşme politikalarımızın, doğaya ve canlıya bakış açımızın ne hale geldiğinin, canların canın bir değerinin olmadığının bir göstergesi. Belediyecilik anlayışındaki "imar ve rant" önceliğindedir.
Planlama İhaneti: Barınağı "İmar Kuşatmasına" Almak Kimin Eseri?
Türkiye’de sokak hayvanları meselesi, vicdan ve yasalar arasında sıkışmış bir kriz gibi görünse de, madalyonun öteki yüzünde devasa bir belediyecilik ve şehircilik fiyaskosu yatmaktadır. Bugün gelinen noktada, çözüm olarak sunulan "uyutma" (itlaf) barbarlığı, aslında on yıllardır yapılmayan kısırlaştırmanın ve vizyonsuz imar politikalarının faturasını sessiz canlara kesmektir.
Belediyelerin Çifte Standardı: Bir Yanda Barınak, Bir Yanda Rant
Belediyeler, yükselen şikayetleri susturmak için hayvanları şehrin en ücra, "kuş uçmaz kervan geçmez" denilen noktalarına hapsediyor. Buraya kadar her şey "yasak savma" mantığıyla ilerliyor. Ancak asıl skandal buradan sonra başlıyor: Şehrin uzağına kurulan bu yaşam alanları, çok geçmeden bizzat o belediyeler tarafından imara açılıyor.
Dün "burası dağ başı, hayvanlar kalsın" denilen yerlerin etrafı, bugün lüks konut projeleriyle kuşatılıyor.
Sonuç?
Yeni taşınan sakinler, hayvanların doğası gereği çıkardığı seslerden şikayet etmeye başlıyor. Kendi imar izniyle o binaları oraya diken belediye ise, bu kez "gürültü kirliliği" bahanesiyle kurduğu barınağı tasfiye etmeye veya içindeki canları yok etmeye kalkıyor. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir planlama ihanetidir.

İmar Kanunu Mu, İhmal Kanunu Mu?
Bir bölge hayvan yaşam alanı veya barınak olarak belirlenmişse, o bölgenin çevresi anayasal bir koruma bandı altına alınmalıdır. Sanayi tesislerine, havalimanlarına gösterilen "yerleşim mesafesi" hassasiyeti, neden hayvan yaşam alanlarından esirgeniyor?
• Belediyeler neden barınak çevresine konut ruhsatı veriyor?
• İmar planları yapılırken 50 yıl sonrası neden hesaplanmıyor?
• Neden rant, canlı yaşamının ve toplum huzurunun önüne geçiyor?
Sonuç: Suçlu Hayvanlar Değil, İmar İmzası Atanlarındır.
Hayvanların havlamasından şikayet edenlerin öfkesi yanlış adrese yönelmektedir. Asıl sorumlu; barınağın dibine site yapılacağını bile bile o ruhsatı veren, o imar planını onaylayan yerel yönetimlerdir.
Kısırlaştırmayı bir kenara itip, sorunu sadece "yok ederek" çözeceğini sanan zihniyet, şehircilikte de aynı basiretsizliği sergilemektedir. Eğer bir belediye, yaptığı yaşam alanının güvenliğini ve izolasyonunu imar rantına kurban ediyorsa, orada ne adaletten ne de modern belediyecilikten söz edilebilir.
Artık bu kısır döngüye son verilmeli; barınaklar imar oyuncağı olmaktan çıkarılmalıdır.
Suç ortağı olmayın; Ya düzgün planlayın ya da beceremediğiniz bu koltukları boşaltın.
Şu hayvanların yakasından bir düşün artık! Rahat bırakın, Gidin evinizi barkını canlardan uzak yerlere kurun.
|